Geçmişten geleceğe....

29 Kasım 2010 Pazartesi

Nereye Gömelim?

Evet, gözümüz var toprağında bu vatanın, ama koparıp götürmek için değil, ta dibine gömülmek için.

Hrant Dink



Resmi isim olarak yazdırılamamış olsa da herkes sokağımıza “Hopalıların sokağı” diyordu. Sokak boyunca yan yana sıralanmış iki-üç katlı evlerimiz vardı. Sokağımız, evleri birbirinden ayıran derme çatma çitleri ve nizamiyeleriyle bana sevimli bir siteyi anımsatıyordu. Nerdeyse herkes evlerinin arkasındaki parseli de almıştı. Evlerin arkasındaki bu küçük bahçeyi köyden kalma alışkanlıklarını devam ettirerek, çepeçevre meyve ağaçlarıyla doldurmuş, ortasını da lobiya, lazut, lilig, tentum, xiyar gibi sebzelere ayırmışlardı. Evlerin çatıları yoktu. Fırsatını bulduğunda veya ihtiyaç olduğunda bir kat daha çıkmak üzere kolon demirleri hazır bekliyordu.

Bir yıldan uzun süredir ilk defa geldiğim sokağın başında durmuş kendimi taziyeye hazırlarken, içimden, “bu sevimli site yok olup gidecek, ‘kardeşler apartmanı’ olacak o güzelim evler” diyordum. İçimdeki bu düşünceye, taziye evine giderken bunları düşünüyor olmanın rahatsızlığı eşlik ediyordu. Sonra “böyle durumlara dayanabilmenin yollarından biri bu belki” diye düşünerek rahatlattım kendimi. -İnsan ne kadar da anlayışlı kendine karşı.- Sokak kalabalıktı. Kalabalığa dikkat edince yeniden ölüm düşüncesiyle doldum. Çocuklar sokak boyunca koşturup duruyorlardı. Evlerin önlerinde üçer beşer kişilik insan kümeleri vardı. Hayatın hayhuyuyla uzunca zamandır görüşemeyenler, birbirine hal hatır soruyor, ölüm ve yaşamın anlamına ilişkin sözlerle süslenmiş iş güç sohbetleri ediyorlardı. Kafa kafaya vermiş çok önemli konulardan konuşuyormuş havasındaydılar. Neredeyse herkes sigara içiyordu.

Cenaze evi tıklım tıklımdı. Salonda oturanların çoğu yaşlılardı. İçeride ki odalardan kadınların ağıtları yükseliyordu. “orti im dağa orti, ergen kentid madağ ellim orti. Ter garkoğe orti. Dun enoğe orti. Serdid ağun kalets ta orti. Ye vuuuuu yes nor ertam oooortiii.- yavrum benim yavrum, uzun burnuna kurban olayım yavrum. Daha evlendirecektim yavrum. Ev yapacaktım yavrum. Yüreğine kan mı yürüdü yavrum. Ye vuuuu ben nereye gideyim yavrum” Taziye dileklerimi sunduktan sonra cenazenin evde olmadığını fark ettim. Cenaze çoktan hastaneye kaldırılmıştı. Normalde ölü evde tutulur. Evde bir gece geçirir. Cenazenin başında nöbet tutulur. Görmek isteyenler yüzünü son bir kez görürler. Sonra toprağa verilir. Usulca yanına iliştiğim gençten bir akrabamıza sordum. Cenazenin durumunun evde kalmaya uygun olmadığını, çok fazla kanadığını, bir türlü kanın durdurulamadığını anlattı.

Bu sırada içerde ölünün nereye gömüleceğine dair bir tartışma koptu. Merhumun genç bir akrabası ölüyü İstanbul’ da toprağa vermek için amcasını ikna etmeye çalışıyordu.

-Amca çocuğun durumunu gördün. Bu şekilde onu götürmek, cenazeye eziyet etmek değil mi?

-Oğlum, geleneğimiz, göreneğimiz var. Bugüne kadar hiçbir ölümüzü burada bırakmadık. Yine de bırakamayız.

-İyi söylüyorsun da bu adamın kardeşleri hep burada.

-Bugün buradalar yarın ne olacağı belli olmaz. Hem herkesin orada çayı var tarlası var. Orası bizim toprağımız oğlum. O çocuk orada yatmak ister.

-Amca şimdi ona sorabilecek durumda değiliz. Kardeşleri, “bizim gücümüz yoktur köye götürecek. Amcalarım nasıl isterlerse öyle yapalım” dediler. Çocukların durumunu biliyorsunuz. En az iki otobüs tutulacak. Onca yol.

Salonda önce bir sessizlik oldu. İhtiyar başını öne eğdi. Tespihini ağır ağır çekiyordu. Birbirine yakın olanlar kendi aralarında tartışmaya başladılar. Kimi “ben köye gömülmek isterim. Vallahi hakkımı helal etmem götürmezlerse” diyordu. Kimisi, “yahu ben öldükten sonra nereye gömülmüşüm ne önemi var. Boş versene” diyordu. “Ama tabi imkanın varsa köye gitmek yine de iyidir” demeyi de ihmal etmiyordu. Bazısı “ben babamın yanına gömüleceğim onu bunu bilmem” diyordu. Bazısı, “tarlasının manzarasından söz ediyordu.” Yarı şaka yarı ciddi konuşmalar sürerken ihtiyar kaldırdı başını.

-Tamam. Ne yapalım. Burada toprağa vereceğiz artık. Kaç senedir buradayız. Daha bundan sonra gidip köye yerleşeceğimiz de yok. Madem kardeşleri de öyle istiyor, öyle olsun bakalım.

Salondaki ihtiyarların yüzünde zaman donup kalmıştı. Mutlak bir sessizlik gelip oturdu aramıza. Bir zaman sonra babam yerinden kalktı ve dışarıya yürüdü. Evin içindeki ağır havadan bunaldığım için babamın kalkmasını fırsat bilerek bende çıktım peşinden. Babam dışarı çıkarken bir yandan sigarasını hazırlıyor, bir yandan başını iki yana sallayarak söylenip duruyordu. Yanına geldiğimde fısıltıyla “para için yapıyor namussuz” dedi. “Ama baksana kardeşleri de öyle istiyormuş, ne olacak ki?” dedim. Durdu. Bana derin baktı. Yüzünü çevirdi ve yürüdü.

Olayın üzerinden aylar geçti. Her yıl olduğu gibi bahar gelince bizimkiler köye gitti. Annem ve babam mart ayı gelince köye gider, Haziran ortalarına kadar köyde kalırlar. Haziran ortalarında yaylaya çıkar, Eylül başına kadar da orada kalırlar. Ekim sonunda ise İstanbul’ a geri dönerler. Yazın ben de köye gider hem tatil yaparım hem de yaylaya çıkar bizimkileri ziyaret ederim. O yıl köye gittiğimde her zaman ki gibi çay alım yerinde köyün tek minibüsünden indim. Köyü ikiye bölen derenin üzerindeki tahta köprüden geçerek çay bahçesinin içinden kıvrılan patikadan yukarı eve doğru yollandım. Yolu yarılayıp mezarlıkların yanına geldiğimde donakaldım. Amcamın mezarının yanında bir çukur vardı. Yeni kazılmış bir çukur. Çukurun başında ise üzerinde babamın adının yazılı olduğu mermer bir mezar taşı. Babam “nereye gömelim” tartışmasını ölümünden sonraya bırakmamıştı.

Mahir Özkan