Geçmişten geleceğe....

2 Ocak 2017 Pazartesi

Osmanlı Belgelerinde Hemşin Kimliği



Hemşin Tarihinin Genel Hatları

Hemşin Tarihi araştırılması gereken, doldurulması gereken birçok boşluk barındıran bir tarihtir. Ancak yine de bazı temel dönemeçleri belgelenebilen bir tarihtir. Yaşayan kültüre, sözlü tarih anlatılarına, gezgin notlarına dayalı olarak kimi kısımları doldurulabilse de bu tarih çizgisinin tamamlanması için özellikle Osmanlı, Pontus, İran vb. arşivlerin araştırılmasına ihtiyaç var. Bu yazıda Hemşin Tarihi’nin genel hatları konusunda bizi belli ölçüde bilgilendirecek belgelerden söz edeceğiz.

Hemşinlilerin tarihine ilişkin bilinen ilk kayıtlar Ermeni rahip Ğevond ve yine Ermeni rahip Mamikonlu Hovannes’e dayanır. Bu iki kayıtta beyleri Hamam öncülüğünde yapılan bir göçten söz ederler. Ancak bu göçün güzergâhı ve tarihi konusunda bir karışıklık vardır. Ğevond’a göre göç 789-790 tarihlerinde yaşanmıştır. Bu tarihlerde hüküm sürmüş Paşpatrik Yesayi, Arap vostigan Obeydullah ve Bizans imparatoru VI. Konstandin’in adlarının geçmesinin bu tarihleri doğruladığını belirtir. Bknz: ( Levon Haçikyan, Hemşin Gizemi, Belge Uluslararası Yayıncılık, İstanbul, 1997, s. 21) Mamikonlu Hovannes ise göç olayını bu tarihten 160 yıl kadar öncesine yani 626 yılına götürür.

Hemşin tarihi ile ilgili yazan Türk, Ermeni veya yabancı tarihçilerin neredeyse tamamı bu göç olayına referans verirler. Bu göçü gerçekleştiren topluluğun Ermeni Apostolik Kilisesine bağlı bir topluluk olduğu da genel kabul görür. (Bknz: F. Kırzioğlu, Bir Araştırma Yazısı Hemşinliler, Eski-Oğuz (Arsaklı-Part) Kalıntısı Hemşenliler,  Türk Folklor Araştırmaları Dergisi, Haziran 1966, sayı:203, İstanbul 1966 ) Ancak Ermeni Apostolik Kilisesine bağlı bu topluluğun etnik bileşimi tartışma konusu yapılır. Türk tarihçiler genellikle Hemşinlilerin ataları olan Amaduni’leri, zamanın hak dini olan Hıristiyanlığı seçmiş bir Türk topluluğu olarak görürler. Hemşin tarihinin bu dönemini belgelendirmek oldukça zordur. Bu yazının konusu da değildir.

Osmanlı Dönemi’nde Hemşinliler

Osmanlı İmparatorluğu’nun 1461 de Trabzon’u ve ardından bölgeyi ele geçirdiği tarihe kadar Hemşin’de yaşayan insanlar Ermeni Apostolik Kilisesi’ne bağlı, Ermenice konuşan kendisini Ermeni olarak gören insanlardır. İspir Beyleri ile ilişkilerinden kaynaklı olarak Osmanlı döneminden önce sınırlı bir İslamlaşma olduğu da iddia edilebilir. Ancak Osmanlı kayıtları bunun kitlesel bir olay olmadığını ortaya koyar. Osmanlı belgelerinden bölgenin geçirdiği demografik değişimi takip etmek mümkündür. Örneğin 1530 yılında, Kale-i Bala ve Kale-i Zir’ de görevli 70 Müslüman görevli dışında kalan nüfusun % 68’ i Hıristiyan, % 32 si Müslüman’dır. (BOA, TD.52,53.)

1681 yılında Hemşin’de Ermeni hane sayısı 870, Müslüman hane sayısı ise 209, Ermeni nüfusun oranı %80 dir. (BOA. K.K. 2697, s.122-132)

1842 yılında Hemşin’deki Erkek Ermeni nüfusu 99 kişidir. (BOA. NFS. d. 1144, s. 469–470)
1914 yılına gelindiğinde ise Atina’da (Pazar, Hemşin dahil) 28 Ermeni erkek nüfus mevcuttur. (SAKİN, 2007, s. 260)

Nüfus verileri Hemşin nüfusunun 18 ve 19. asırlarda yoğun bir şekilde Müslümanlaştı(rıldı)ğı şeklinde yorumlanabilir. Peki, Müslümanlaş(tır)ma nasıl yaşanmıştır. Bir yandan Hıristiyan Hemşinli Ermenilerin batıya göç ettiğini bir yandan da din değiştirerek Müslüman olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Müslüman olduktan sonra bölgeden göç eden Hemşinlilerin olduğunu da söylemek mümkündür. Hemşin’de kalanların büyük bölümünün din değiştiren Hemşinli Ermeniler olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü Hemşin’e yönelik nüfusu kökten bir şekilde değiştirdiğini söyleyebileceğimiz göç kayıtları bulunmamaktadır. Ayrıca kendi kökenlerinin Hemşin’e dayandığını ifade eden Hopa / Borçka Hemşinlileri Ermenice’nin Hemşin dialektini konuşmalarına karşın şu anda yaşadıkları bölgede Hıristiyan geçmişe ait kilise vb. kalıntılara sahip değildirler. Buna karşın geldikleri bölgede hem Hıristiyanlığın izleri hem de Hemşince’nin kalıntıları olan yüzlerce kelime, deyim ve yer adları bulunmaktadır. Bu da bu grubun bölgeye göç etmeden evvel Müslümanlaştı(rıldı)ğını düşündürmektedir. Hemşin dialektinin diğer onlarca Ermenice dialektinden biri olduğunu Ermenice üzerine çalışma yapan dilbilimciler ortaya koymaktadır. ( H. Acaryan, Knnutyun Hamşeni Barbari, Yerevan, 1947)

Müslüman Hemşinliler gibi Trabzon’a göç eden Hıristiyan Hemşinlilerin de bu dialekti konuştuklarını Bijişkyan’dan öğreniyoruz. 1817-1819 yılları arasında bölgeyi gezen Minas Bijişkyan; “(Trabzon ) Köylerde de Haçdur denilen ufak mescitler vardır. Köy halkı Hamşen’den (Hemşin), şehirdekiler Ani’den gelmiş olup lehçeleri arasında büyük fark vardır.”  (P. Minas Bıjışkyan; PontosTarihi; çev. Hrand D. Andreasyan; Çiviyazıları 1998; İstanbul; s.108)

Bijişkyan dışında, K. Koch, N. Marr, Clavijo, Feruhan Bey gibi gezgin ve bilim insanları da Müslüman Hemşinlilerin Ermenice’nin bir dialektini konuştuklarını belirtirler.

Osmanlı kayıtlarında milletler sistemi dine dayalı bir sistem olduğu için Müslüman olanların hangi kökenden oldukları genellikle belirtilmezdi. Dolayısıyla nüfus içerisinde Müslümanların oranının artmasını Türklerin oranının artması olarak okumak son derece yanlış olacaktır. Bölge halkının önemli bir bölümünün Laz, Gürcü, Rum ve Ermeni halklarının Müslümanlaş(tırıl)mış torunları olduğu bugün bile bu halkların belirli bir kısmının dillerini korumuş olmasından kolaylıkla anlaşılabilir.  

Hemşinliler bakımından sözünü ettiğimiz bu durumu ortaya koyan nadir birkaç belge neyse ki bulunmaktadır.  


Osmanlı Belgeleri

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemine ait aşağıdaki belgeler yukarıda anlatılan durumun birer kanıtı durumundadırlar. İki belge birbiriyle ilişkili belgeler. İlk belge Umum Erkan-ı Harbiye Dairesi (Genelkurmay Başkanlığı ) Dördüncü Şubesi’nin Dahiliye Nezâret-i Celîlesi'ne (İçişleri Bakanlığı) yazdığı bir yazı. Fî 25 Cemâziyelâhir [1]331 ve fî 19 Mayıs [1]329 ( 1 Haziran 1913 ) tarihli yazının orijinalinin Latin harfleri ile dökümü şu şekilde:

Trabzon Vilâyeti'ne tâbi‘ Hopa kazâsına müsâdif Hopa Hudûd Bölüğü mıntıkasındaki Zurpici, Arvala, Çavuşlu, Hayki, Zargina, Gvarçı karyeleri ahâlisi Hemşin ismiyle müsemmâ Ermeni'den dönme Müslüman olub kazânın mütebâki ahâlisinin kâmilen Müslim Lazlardan ibâret idüği ve Hemşinliler saf ve câhil olup bir misyonerin bu mıntıkada muvaffakiyetle iş görebileceği binâenaleyh hükûmet-i mahalliyemizin irşâdâtı Hemşinliler içün derece-i vücûbda olduğu Rusya Hudûd Komiseri'nin Hopa Bölüğü'ne aid raporunun bir fıkrasında gösterilmiş ve mes’ele câlib-i dikkat bulunmuş olmağla iktizâ-yı hâlin ifâsı mütemennâdır efendim.
Yazının günümüz Türkçesine çevrilmiş hali ise şu şekildedir:

Trabzon Vilâyeti'ne bağlı Hopa kazasındaki Hopa Sınır Bölüğü bölgesindeki Zurpici (Yoldere), Arvala (Eşmekaya, Çimenli), Çavuşlu, Hayki, Zargina (Güneşli), Gvarçı (Hendek) köylerinin halkı Hemşin ismiyle bilinen Ermeni'den dönme Müslümanlardan olup ilçenin geri kalan halkının tümü kamilen Müslüman Lazlardan oluşmaktadır ve Hemşinliler saf ve cahil olmaları sebebiyle bir misyonerin bu bölgede başarılı bir şekilde faaliyette bulunabileceği bu sebeple yerel hükümetimizin ikaz ve yol göstermeleri gerektiği Hemşinliler için son derece mühim olduğu Rusya Sınır Komiserinin Hopa Bölüğüne ait raporunun bir maddesinde gösterilmiş ve konu dikkat çekici bulunarak gerekenin yapılmasını temenni ederiz efendim.  (BOA, Dosya: 116, Gömlek no: 65, Fon kodu: DH.İD.- 1331. C. 28.)

Bu belgeye bağlı olarak Dahiliye nezareti 27 Cemâziyelâhir [1]331- 21 Mayıs [1]329 (3 Haziran 1913) tarih ve 388 evrak numarasıyla Trabzon Vilayeti’ne bir yazı yazıyor:

An asl Ermeni iken ihtidâ etmiş ve Hemşin nâmıyla ma‘rûf bulunmuş olan Hopa hudud bölüğü mıntıkasında kâ’in Zurpici, Arvala, Çavuşlu, Hayki, Zargina sâfiyet ve cehâletleri sebebiyle misyonerlerin tesvilâtına kapılmaları Gvarçı karyeleri ahâlisinin safvet-i mütehammil idüği beyânıyla Hemşinlilerin hükûmet-i mahalliyece tenvîr ve irşâdı lüzûmu Rusya Hudûd Komiserliği'nin iş‘ârına atfen Harbiye Nezâret-i Celîlesi'nden bildirilmiş olmağla câlib-i dikkat görülen iş‘âr-ı vâkı‘a nazaran iktizâ-yı hâle tevessül buyrulması bâbında.
Yazının günümüz Türkçesi ile anlamı ise şu şekildedir:

Aslen Ermeni iken din değiştirmiş ve Hemşin ismiyle bilinen Hopa Sınır Bölüğü taraflarında bulunan Zurpici (Yoldere), Arvala (Eşmekaya, Çimenli), Çavuşlu, Hayki, Zargina (Güneşli) köylerinin saflık ve cahillikleri nedeniyle misyonerlerin aldatmalarına kapılmaları Gvarçı (Hendek) köylerindeki halkın bunu safiyane açıklamalarıyla Hemşinlilerin yerel hükümetçe aydınlatılarak doğru yolun gösterilmesi gerekliliği Rusya Sınırındaki Komiserliğimizin yazısına dayanılarak Savunma Bakanlığımızdan bildirilmiş olup durumu anlatan yazının dikkat çekici bulunduğu ve gerekenin yapılması hakkında. (BOA, Dosya: 116, Gömlek no: 65, Fon kodu: DH.İD.- 1331. C. 28.)

Belgeler Ne Anlama Geliyor?

Bu belgeler daha önce sosyal medyada, Agos Gazetesi’nde ve İletişim Yayınları’nın yayınladığı Karadeniz’in Kaybolan Kimliği adlı Uğur Biryol’un derlediği kitapta yayınlandı. Bu yayınlar çerçevesinde çeşitli tartışmalara vesile oldu. Ancak yeterince değerlendirildiği kanaatinde değilim. Çoğunlukla belgenin ortaya koyduğu gerçeği tartışmak yerine hamaset ve her konuda belge belge diye ortalığı velveleye verenler en başta olmak üzere belgeyi küçümseme eğilimi maalesef ağır bastı.
Bu belgeyi küçümseyenlerin dayanaklarından biri “cahil bir müfettişin işi olduğu” argümanı. Böyle bir ihtimal çok zayıftır. Çünkü savaşın yaklaştığı yıllarda sınır güvenliğinin denetlenmesi gibi son derece önemli bir görev çerçevesinde “cahil bir müfettiş” görevlendirileceği çok akla uygun değil. Kaldı ki müfettiş cahil olsa bile önce Genelkurmay’ın ilgili dairesi İçişleri Bakanlığı’na sonra İçişleri Bakanlığı Trabzon Valiliği’ne bir “cahilin” yalan yanlış değerlendirmelerini gönderdi demek aklımızla alay etmek değilse nedir?

Belgenin Hemşinlilerin güvenlik açısından sorun oluşturma olasılığına ilişkin kaygısını ayrı bir tartışma olarak bir kenara bırakırsak esas önemli yönü Hemşin kimliğine ilişkin tanımlamasıdır. Bu tanımlamaya göre Hemşinliler, “Hemşin ismiyle bilinen Ermeni'den dönme Müslümanlar” dır. Aslında bu tanımlama Hemşin adının etnik bir aidiyet adı olarak nasıl ortaya çıktığını da anlamamızı sağlıyor.

Hemşin’in Hıristiyan Ermeni halkı için Hemşin daha çok bir yer adıdır. Onlar açısından Vanetsi olmak, Caniktsi olmak, Ardvintsi olmak ne ise Hamşentsi olmak da aşağı yukarı o demektir. Yani daha çok bir hemşehrilik ilişkisini ifade eder. Konuştukları dilin kendilerine özgü bir Ermeni Lehçesi olması aralarındaki bağı güçlendirmektedir. Ancak bu durum kendilerini ayrı bir kimlik olarak tanımlamalarını gerektirecek bir farklılık yaratmamaktadır. En iyi durumda kendilerine Hamşenahay / Hemşinli Ermeni demektedirler.

Ancak Müslüman Hemşinliler için durum böyle değildir. Müslüman Hemşinliler için Hemşin bir etnik aidiyeti ifade eder. Hemşin adının bu anlamı kazanmasının, Hemşinlilerin Müslümanlaş(tırıl)ması sonrasında ortaya çıkmış bir olgu olduğunu söylemek yanlış olmaz. Müslüman olan Hemşinliler o günlerde Hıristiyanlıkla özdeşleşmiş bir kimlik olan Ermenilikle kendilerini tanımlamaktan kaçınmışlardır. Bu son derece anlaşılır bir durumdur. Ancak dilleri ve kültürleri ile diğer Müslüman halklar olan Laz, Türk, Kürt, Rum vb. halklardan farklı olduklarını da ifade etmek istemişlerdir. Bu konumları da yaşadıkları yerin adını kimliklerinin ifadesi olarak kullanmaya başlamalarına neden olmuş görünmektedir.


ASİMİLASYON VE ÖZCÜLÜK KISKACINDA HEMŞİN KİMLİĞİ



Hemşinlilerin buluşma alanları olan sosyal medya platformlarında yapılacak kısa bir gezinti Hemşin kimliği üzerine konuşmanın nasıl zorluklar taşıdığını göstermeye yetecektir. Bu platformlarda Hemşinliler karşımıza çok farklı biçimlerde çıkarlar. Hemşinli Türk, Türk, Hemşinli Ermeni, Ermeni, Müslüman Hemşinli, Müslüman Türk, Müslüman Ermeni, Hıristiyan Hemşinli, Sadece Müslüman, Sadece Hemşinli gibi tanımlamalar ile birlikte; sadece insanım diyenler veya siyasal aidiyetleri ile sosyalist, devrimci, emekçi vb. ile kendini tanımlayanlara da rastlamak mümkün. Bütün bu çeşitlilik kimlik tartışmaları çerçevesinde ve Hemşin kimliği bağlamında ne gösteriyor?  Öncelikle etnik kimlik tartışmaları ile ilgili literatüre göz atmak gerekecek. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi tarafından hazırlanmış olan Türkiye’nin Etnik Coğrafyası adlı çalışma bu konudaki literatürü bir araya getirmesi açısından önemli bir kaynak. Bu çalışmada yer alan tartışmaları özetleyerek başlayalım.[1]

Etnik Kimlik Nedir?

Tartışmanın temel soruları şunlardır: Bir etnik grubu tanımlamak için hangi kriterlere başvurulacaktır? Biyolojik ve/ya kültürel olduğu iddia edilen kriterlerin doğası nasıl bilinecek, bunlar birbirinden nasıl ayırt edilebilecektir? Etnik grubu tanımlayan nitelikler verili ana ilişkin olduklarına göre zaman ve mekana bağlı değişimler nasıl açıklanabilir?[2]

Etnik grubun nasıl tanımlanacağına ilişkin olarak Anthony Smith, etnik grup üyeleri için etnik bağların ve duygudaşlığın temelini oluşturan anlamlar bileşiminin anahtar unsurları yaradılışa ve soya ilişkin mitlerdir. Bunlar da gerçek soyla değil, ortak atalara ve kökenlere yüklenmiş anlamlarla ilgilidir.[3] Elbette bir etnik grubun gerçekten aynı soydan geldiği durumlar da mümkündür. Ama kimlik açısından belirleyici olan ortak soydan gelmekten çok bu duruma yüklenen anlamdır. Dolayısı soy birliği olduğu durumlarda bile gerçeklikten çok kurgu olan önem kazanmaktadır. Bu kurgu için göç, sürgün, yeniden doğuş, savaş, şanlı geçmiş, ortak köken mitleri önemli rol oynar.

Başka bir unsur ise bellektir. Tarihsel topluluklar paylaşılan ortak bir bellek üzerine kurulmuştur. Bu bellek gündelik yaşantılar aracılığı ile sonraki kuşaklara aktarılır. Birbirini izleyen kuşaklar arasında bellek aracılığı ile ortak deneyimler üzerinden birleşme yaşanır. Asimilasyonu hedefleyen politikaların toplumların belleklerini ortadan kaldırmaya yönelmesi de bundan kaynaklanır.[4]

Bir etnik topluluk üyeleri üye olmayanlarda bulunmayan, kültürel ayırt edici nitelikler üzerinden benzer ve aynı sayılırlar. En fazla paylaşılan ve aynı zamanda ayırt edici olan nitelikler dil ve dindir. Bunların yanı sıra görenekler, kurumlar, yasalar, folklor, mimari, giyim, beslenme, müzik ve sanat, hatta renk ve fiziksel görünüş farklılıkları da ayırt edici nitelikler arasında sayılabilir.[5]

Anthony Smith’e göre, bütün bu unsurların yanı sıra teritorya/coğrafya da etnik kimlik için önemli bir belirleyicidir. Bir coğrafyada ikamet ediliyor ya da edilmiyor olunabilir. Kimlik açısından belirleyici olan bu değildir. Mesele, sembolik ortak bir coğrafi merkeze, bir kutsal yerleşime ya da “anavatan” a sahip olmaktır. Kendileri ve dışarıdakiler topluluk üyelerini tanımladıklarında bunu çoğunlukla teritoryal “köklere” atıfla yaparlar.[6]

Etnisite tartışmalarının bir diğer önemli ismi ise Steve Fenton’dır. Fenton’a göre etnisite soya, kültüre ve dile dayalı, bazen uysal bazen zorlayıcı bir grup kimliğidir. Hem sosyal açıdan inşa edilmiş hem de sosyal örgütlenme şekilleri ve akrabalık uzantıları içinde yükümlülükler ve sosyal bağlarla dolu bir düzende sosyal olarak temellenmiştir.[7] Burada söz konusu olan belirli sosyal ilişkilerdir. Bu ilişkiler insanların kendilerini ötekilerden ayırdığı sosyal ilişkilerdir ve bunlara dayalı olan kimlikle etnik değerlerle birlikte koşullar değiştikçe şekil ve içerik bakımından değişebilirler. Dolayısı ile etnik grup statik bir kategori değildir.

Fenton’a göre dil ile etnik grup arasında birebir bir ilişki yoktur. Ancak yine de Galliler, Katalanlar, Basklılar, Kürtler vb. gibi dilin etnik bir iddianın parçası olduğu durumlarda grup sınırlarının belirlenmesinde merkezde yer alan bir unsur olabilmektedir.[8]

Fenton etnik kategorileri önemli ve merkezi oldukları durumlarda bile daha geniş bir politik/ekonomik ilişkiler kompleksinin bir parçası olarak görür. Etnisite düzenli ama gayri resmi olabileceği gibi yasal ve anayasal ilklerle resmiyet de kazanabilir.

Çalışmalarına bakacağımız diğer isim Fredrik Barth. Barth’a göre etnik grup şu dört özelliği ile tanımlanır: 1- Biyolojik olarak kendi varlığını sürdürebilen, 2- Açık bir şekilde ortak bazı temel kültürel değerlere sahip olan, 3- Karşılıklı etkileşim ve iletişimin olduğu bir alan yaratan, 4- Kendisi ve diğer etnik gruplara ait bireyler tarafından bir etnik gruba aidiyetle tanımlanan insanlardan oluşan toplumsal kategorilere etnik grup adı verilir. [9]

Yukarıda özetlenen tartışmaların Hemşinliler özelinde nasıl değerlendirilmesi gerektiğine geçmeden önce bu değerlendirmeyi etkileyecek bir unsura daha bakmak lazım. Bu unsur etnik kimlik ile ulus arasındaki ilişkidir. Fenton’a göre ulusun açık ya da üstü kapalı simgeleri genellikle etnik çoğunluğun – veya baskın etnik grubun- karakteristik diye bilinen özelliklerini yansıtır.[10] Özdoğan bunu, ulus-devlet modeli yurttaşlıkla etno-kültürel kimliğin iç içe geçmesi şeklinde ifade eder. Çekirdek bir etno-kültürel kimlik temel alınır, bunun dışında kalanlar eşit yurttaşlık hakların vaadine rağmen ayrımcılığa maruz kalabilir veya asimile edilir, dışlanır. Devleti kuran etno- kültürel grup, kendinden olmayanları göçe zorlayabilir veya etnik temizliğe yönelebilir. Diğer bir deyişle ulusun varsayılan homojenliği aslında etno-kültürel farklılıklar pahasına ve çoğunlukla baskı ve zorla veya toplumsal mühendislik teknikleriyle gerçekleşir.[11]

Hemşinli Kimliği: Kendini Arayan Bir Halk

Bu bölümde etnik kimlik tartışmaları bağlamında Hemşin kimliğini değerlendirmeye çalışacağım. Bunu etnik kimliği belirleyen unsurlar bakımından farklı Hemşinli topluluklarının durumunu göz önünde bulundurarak yapacağım. Tartışacağım bazı sorular şunlar olacak: Bu grupları farklılaştıran unsurlar nelerdir? Ortaklaştıran unsurlar nelerdir? Bütün Hemşinli topluluklarının ortak ekseni var mıdır? Bu ortak eksen nedir?

Tartışacağımız ilk kavram yaradılış ve soya ilişkin mitler. Hemşinlilerin yaradılışa ve soya ilişkin mitleri nedir? Bu konuda esas tartışma Türkiye’deki Hemşinliler içerisinde yapılıyor. Hıristiyan Hemşinliler açısından yaradılış ve soya ilişkin mitler Ermeni kimliğinden farklı değildir. Müslüman Hemşinlilerde ise birbirinden farklı eğilimler olduğunu görürüz. Bir kısmı kendisini yalnızca Hemşinli kökenleri ile tanımlıyorken bir kısmı Hemşinliliği Ermeni kimliği ile ilişkili bir kimlik olarak tanımlıyor. Müslüman Hemşinlilerin bir kısmı ise bu kimliği Türk kimliğinin bir parçası olarak görüyor. Türk kimliğinin bir parçası olarak görenlerin Türklüğü farklı biçimlerde anladıkları söylenebilir. Bunların bir kısmının Türklüğü Müslümanlık olarak anladıklarını, bir kısmının ise Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olmanın Türk olmayı gerektirdiği düşüncesi üzerinden kendilerini Türk saydıklarını belirtmeliyiz. Hıristiyan Hemşinlilerde olmayan soyla ilgili tartışmaların Müslüman Hemşinlilerde bu derece yoğun ve farklı biçimlerde yapılıyor olmasında belirleyici olanın, İslam kimliği ile Ermeni kimliğinin birbiri ile bağdaştırılamaması (ki Ermeni kimliği Osmanlı döneminde Hıristiyanlıkla özdeşleşmiş bir kimlik olarak algılanır) ve Türkiye Cumhuriyeti dönemindeki farklı halkların ve kimliklerin inkarına dayanan tek millet, tek dil, politikaları olduğu söylenebilir.

Bütün Hemşinliler ortak bir belleğe sahipler mi? Bunu söyleyebilmek oldukça güç. Çünkü Hemşin tarihi ile ilgili bütün Hemşinlilerin ortaklaştığı bir yazının olmadığı açık. Son yıllarda bu alanda önemli gelişmeler olmakla birlikte güçlü bir ortak belleğe sahip olunduğu söylenemez. Hemşin Kültürüne ilişkin çalışmalar ortak halk danslarının, ortak masal karakterlerinin, inanışların, geleneklerin vb. bugünlere kadar taşınabildiğini gösteriyor. 2005 yılında Soçi’de yapılan Hemşin Konferansının metinleri içerisinde bunun birçok örneğini bulmak mümkündür.[12] Ancak ortak bir belleğin izini taşıyan en önemli unsur Hemşinlilerin Hemşin coğrafyası ile ilişkileridir. Hıristiyan Hemşinlilerde Müslüman olanlar kadar belirgin olmamakla birlikte Hemşinlilerin tamamının ortak hafızası köklerinin Hemşin coğrafyasına ait olduğunu söyler. Etnik kimliğin önemli belirleyicilerinden bir tanesinin de coğrafya ile ilişkisi olduğunu belirtmiştik. Bu ölçütün Hemşinlilerin ortak ekseni olan en önemli ölçütlerden biri olduğunu söyleyebiliriz.

Kültürel ayırt edici nitelikler açısından baktığımızda da Hemşinlilerin tamamını kesen ortak değerlerin var olduğunu söyleyebiliriz. Hemşin Horonu’nun farklı versiyonlarının bütün Hemşin topluluklarında ortak bir kültürel simge olarak var olduğunu söyleyebiliriz. Bunun yanı sıra masallar, fıkralar, sosyal ilişkiler, ev içi ilişkiler, maniler ve atma türküler ve bunların temaları vb. birçok kültürel ortak değerler vardır. Hemşin coğrafyası ve toplulukları içinde yapılması gereken en önemli çalışmalar bu değerlerin belgelendirilmesi ile ilgili çalışmalardır. Son yıllarda yapılan sınırlı sayıdaki çalışma ve kurulan sosyal bağlar ortak değerleri ortaya koyması açısından çarpıcıdır. Hıristiyan Hemşinli topluluklara yapılan ziyaretler, onların Türkiye’ye yaptığı ziyaretler toplumların birbirlerini daha fazla tanımalarını ve ortak kültürel değerlerin daha fazla görünür olmasını sağlamaktadır.

Etnik kimliğin en önemli belirleyicilerinden bir tanesi de dildir. Hemşinliler ortak bir dile sahipler mi? Müslüman Hemşinlilerin bir kısmı bugün Hemşinceyi anadili olarak konuşamıyorlar. Ancak dillerinde barındırdıkları kalıntılar bu dili daha önce konuştuklarının bir kanıtını oluşturuyor. Hemşince ile ilişkilerini gösteren başka bir veri ise kullandıkları Türkçe’nin Hemşince konuşan Hemşinlilerle aynı özellikleri göstermesidir. Bu konuda Ayşenur Kolivar Hemşin Konferansına sunduğu yayınlanmamış tebliğinde Çayeli’nin bir Hemşin köyünde Hemşince cümle kurulabildiğine tanıklık ettiğini belirtikten sonra köydeki Türkçe’ye ilişkin dilbilimsel çalışmasının sonuç bölümünde şunları söylüyor: “Yanlışlanan önermelerin ilki Hemşin kültürünün dilbilimsel olarak ikiye bölünmüş olduğudur. Verilerimiz bunun doğru olmadığını göstermektedir. Hemşin’in coğrafi olarak doğu ve batı bölgeleri arasında belirli farklılıklar bulunmakla birlikte bu farklılıklar kanımca katı bir ayrım çizgisinden çok bir kültür içerisinde kabul edilebilir çeşitlemeler olarak görülebilir.”[13]
 Ayrıca bu topluluğun 19. Yüzyılda Hemşince konuştuğuna dair tanıklıklar mevcuttur.

“Bu konuyla ilgili Rüdiger Bennighaus, coğrafyacı Carl Ritter’den aktarıyor: “İçlerinde eskisi gibi, Hıristiyan kültürünü korumuşlar ve yalnız zahiri bir şekilde Kuran’ın yolunu takip etmişler. Kadınları Ermenicelerinden başka bir dil tanımazlar.” Batı grubunun Hemşin Ermenicesi konuştuğuna dair bir başka tanıklık ise Bjişkyan’ın tanıklığıdır.  “Hamşenlilerden Müslüman olanlar Hıristiyanlık adetlerini muhafaza etmiş olup, bilhassa vartavar yortusu günü hepsi de kiliseye gider, mum yakarlar ve cedlerinin ruhu için kurban keserler. Halk cümleten Ermenice konuşur. Kurşunlu ve Sürmene'ye gitmiş Hamşenlilerden Kurşunludakiler Hıristiyan kalmışlardır.”[14]

Akrabalık ve sülale ortaklıkları üzerinden de bütün Hemşinli topluluklarının ortak bir kimliğe sahip olduklarının işaretleri bulunabilir. Hemşinli sülaleler üzerine yapılan çalışmalar bunu kolaylıkla göstermektedir. Bugün Hıristiyan Hemşinliler dahil olmak üzere bütün Hemşinli topluluklarında kullanılan ortak sülale adları bulunmaktadır.[15]

Etnik kimliğin önemli belirleyicilerinden bir diğeri ise dindir. Din unsuru bugün Hemşinli kimliğinin ortak bir değeri durumunda değildir. Hemşinlilerin bir kısmı Ermeni Apostolik Kilisesine bağlı Hıristiyan, diğer bir kısmı ise Sünni Müslüman. Müslüman Hemşinlilerin geleneklerinde Hıristiyanlık döneminden kalma, tabutla gömme, mezar başında ışık yakma, sağaltıcı dualar gibi bazı ritüellerin[16] hala yaşadığını ve bunların Hemşin toplumları arasında ortak kültürel değerler olduğunu kabul etmek gerekse de bu farklılık Hemşinliler arasındaki en önemli ayrım durumundadır. Hemşin toplumunun dinsel bölünüşünün kimlik üzerindeki etkisini keskinleştiren ise Birinci Dünya Savaşı süreci ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş süreci oldu. Bu süreçte Hıristiyan Hemşinlilerin katliamı ve sürülmeleri sonucu toplumlar arasındaki ilişkiler kopmuştur. Sürecin soykırım ve savaşlarla belirlenen doğası toplumların din ekseninde saflaşmasına neden oldu? Türkiye Cumhuriyeti kurulana kadar geçen savaş sürecince Türk ulusal hareketi Türk kimliğini değil, Müslüman kimliğini öne çıkaran bir politika izledi. Müslüman Hemşinliler de bu süreçlerdeki tutumlarını dinsel kimlikleri ile aldılar. Cumhuriyet dönemi ise bütün Müslüman toplumlar gibi Hemşinlilerinde Müslümanlık üzerinden Türk kimliğine asimile edildiği bir süreç olarak yaşandı.

Bugün bu asimilasyon sürecinin özellikle Hemşince konuşamayan Hemşinliler olmak üzere bütün Müslüman Hemşinlilerde belirli ölçüde etkili olduğu ortadadır. Hemşinlilerin önemli bir bölümü kendilerini Müslüman saymanın yanı sıra Türk olarak da görmektedir. Ancak tek millet, tek dil, tek devlet sloganında özetlenen baskıcı, asimilasyoncu siyasal süreçler ve tutumların belirlediği bu kimlik algısı, demokratik alanın genişlemesine, devletin kimlikler konusundaki baskıcı politikalarında yaşanan göreli gerileme, farklı dil ve lehçelerin öğrenilmesine dönük gelişmeler vb. sonucu Hemşinlilerin kendi tarihleri ve dilleri ile yeniden ilişki kurmalarını gündeme getirmektedir. Bunun yarattığı atmosfer ve kimliklerin kendini tanımlamasında dinsel aidiyetin taşıdığı önemin göreli olarak azalması Hemşinlilerin kimliklerine yeniden bakmalarını bir ihtiyaç haline getirmektedir.

Ne Asimilasyon Ne Özcülük!

Sonuç olarak etnik kimliğin belirleyicileri olarak tartışılın değişkenler üzerinden bakıldığında (hala bu değişkenlere ilişkin araştırma ve veri toplama ihtiyacının ortada olduğu kaydını düşmek üzere) Hemşinli kimliğini nasıl tanımlayabiliriz? Hemşinli kimliği, tarihsel kültürel kökleri Ermeni kültürü ile ilişkili olan, bu özelliğini farklı toplumlarında farklı düzeylerde sürdüren, dilsel ve dinsel olarak çeşitlilikler taşıyan, Müslüman olanlarının belli bir bölümünde daha fazla olmak üzere Türk kültüründen etkilenmiş bir kimliktir. Bu çeşitlilik içerisinde, en eski gelenekleri, müzikleri, duaları, inanışları, sosyal ilişkileri ve Hemşin coğrafyasına ilişkin ortak yurt algısı ile biz duygusunu var ettikleri söylenebilir. Bu biz duygusunun önemli unsurlarından bir tanesi Müslüman Hemşinlilerin bir kısmında asimilasyon sonucu büyük oranda yitirilmiş olmakla birlikte izleri korunmuş olan Hemşin Ermenicesidir. Hemşinlilerin bu kimlik özellikleri ona yönelik Türk milliyetçiliğinin bilimsel gerçekleri alt üst ederek, Hemşin kimliğinin gerçekliklerini inkar eden asimilasyoncu ve Ermeni milliyetçiliğinin homojenleştirici, dilsel ve dinsel tekçi, özcü yaklaşımlarının Hemşinli kimliğini anlamak açısından bir karşılığının olmadığını göstermektedir.





[1] Türkiye’nin Etnik Coğrafyası, MSGSÜ Bilimsel Araştırma Projeleri, Proje Kodu:2013-26.
[2] Türkiye’nin Etnik Coğrafyası,  s.16.
[3] Anthony Smith, Ulusların Etnik Kökeni, Dost, Ankara, 2002, s.46.
[4] Age, s.50.
[5] Age, s.51
[6] Age, s.52-53
[7] Steve Fenton, Etnisite, Phoneix, Ankara, 2001, s.5.
[8] Age, s.11-13
[9] Fredrik Barth, Etnik Gruplar ve Sınırları, Bağlam, İstanbul, 2001, s.13.
[10] Steve Fenton, s.37.
[11] Günay Göksu Özdoğan, Bu Yapı Aşağıdan Nasıl Gözükür?, Radikal Kitap, 2 Şubat 2007.
[12] Hemşin ve Hemşinli Ermenliler, Konerans Makaleleri, Yerevan, 2007.
[13] Ayşenur Kolivar, Bir Hemşin Köyünde Konuşulan Türkçe Ağız Üzerine Düşünceler, Yayınlanmamış Bildiri Metni

"Müslüman’ız" Diye Diye Türk Olmak!



Toplumların kimlik algılarında önemli etkileri olan tarihsel olaylar vardır. Türkiye halkları açısından bu olaylardan ikisi özellikle önemlidir. Bunlardan biri Çanakkale Savaşı diğeri ise Kurtuluş Savaşıdır. Türkiye devletinin kurucu ideolojisinin bu olaylara bakışı toplumun birçok kesiminin bakışı ile uyuşmaz. Kuruluşu üzerinden bunca yıl geçmiş bir ülkede hala kimlik sorunları yaşanıyor oluşu bu uyumsuzluktan kaynaklanır. Zaman zaman birbiri ile de karşı karşıya gelen bu kesimlerden önemli ikisi kimliğini İslam üzerinden tanımlayan dindar kesimler ile gayri Türk Müslüman halklardır.

Kurucu ideoloji bu sürece aynı cephede giren toplum kesimlerini yeni kurulan devletin kurucu unsuru saymıştır. Lozan’da azınlık hakları tanınanları yani gayrimüslimleri (Süryaniler, Nasturiler, Ezidiler hariç, onların azınlık hakları bile olamamıştır.) dışarıda bırakırsak geriye kalan bütün Müslümanlar bu kapsamdadır. Tabi bu bakışa uygun bir tarih anlatısı da oluşmuştur. Örneğin; bu tarih anlatısı, Çanakkale savaşından söz ederken, Osmanlı saflarında savaşan, ancak buna rağmen ailesini soykırımdan kurtaramayan Ermeni asker Sarkis Torosyan’dan söz etmez. Oysa ne zaman halklar bazı haklarının gasp edildiğinden, kendilerine haksızlık yapıldığından söz etse, hemen: “Atalarımız Çanakkale’de birlikte savaştı.” klişesi tekrarlanıp durur.

Zaten problem tam da buradadır. Bu iki savaşa katılan gayri Türk Müslüman halklar hangi amaç, hangi kimlik uğruna katılmıştır savaşa? Hangi dava motive etmiştir onları, Türklük mü? Müslümanlık mı? Halkların kendi kaderini tayin hakkı konusu açıldığında Türkiye halklarının bu savaşlarda kaderlerini tayin ettikleri ve Türkler ile kaderlerini birleştirdikleri ifade edilir. Evet, belki bu bir açıdan doğrudur. Ama hangi zeminde birleştirmiştir kaderini halklar? Hangi ölçüye göre belirlenmiştir saflar? Türklük mü? Müslümanlık mı? Gayri Türk unsurlar açısından kader birliğinin Müslümanlık temelinde olduğu aşikârdır. Müslüman halkların bu tutumu hareketin öncülüğünü yapan Türk milliyetçiliği tarafından istismar edilmiştir. Halkların dini kimlikleri ile yaptıkları bir tercih onları etnik olarak Türkleştirmenin aracı olarak kullanılmıştır.

Mehmet Akif Ersoy, İstiklal Marşı’nın yazarı ve bir Arnavut olarak gayri Türk Müslüman unsurların tutumuna örnek olabilir. Aşağıdaki satırlar onun. Bakın bakalım siz bu satırlarda Türklük davası güden birini görebiliyor musunuz?

“Hani milliyyetin İslam idi
kavmiyyet ne?
Sarılıp sımsıkı duysaydın a milliyyetine.
Arnavutluk ne demek? Var mı şeriatta yeri?
Küfrolur, başka değil, kavmini sürmek ileri
Arabın Türk’e; Lazın Çerkez’e, yahut Kürd’e,
Acemin Çinliye rüchanı mı
varmış? Nerde!
Müslümanlıkta "anasır"mı
olurmuş ne gezer,
Fikr-i kavmiyeti telin ediyor peygamber.”

Halifeliğin kaldırılmasının, saltanatın kaldırılmasından sonraya bırakılmış olması da burada İslam’ın nasıl araçsallaştırıldığını göstermesi açısından önemlidir. İslami bir simge olarak gayri Türk Müslümanları bir arada tutacağı hesap edilerek olacak halifeliğin kaldırılması Lozan Antlaşması’nın sonrasına bırakılmıştır. Böylelikle uluslar arası alanda hukuken bütün Müslüman halklar Türk sayılabilmiştir.

Daha sonraki uygulamalar, esas meselenin Müslümanlık değil Türklük olduğunu göstermiştir. Örneğin; “Artvin ilinde büyük kısmı Gürcüce olan yerleşim adları ‘Meclis- i Umûmiyye -i Vilâyet’ (İl Genel Meclisi) kararıyla 1925 yılında tümüyle değiştirildi. 1940-2000 yılları arasında 12 bin 211 köyün, yani tüm ülkedeki köylerin, yüzde 35’inin ismi değiştirildi. İsim değiştirme furyasından en çok Doğu Karadeniz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu etkilendi.”[1]

Bunların dışında; vatandaş Türkçe konuş kampanyaları, Türkçe dışındaki dillerin yasaklanması, bu dillerde eğitim yapılamaması, bu halkların hepsine Türk olduklarına dair tarihler yazılması, soyadı kanunu ile sülale isimlerinin Türkçeleştirilmesi gibi uygulamalar; bütün Müslüman halkların aslında Türkleştirilmeye çalışıldığının açık kanıtları olmuşlardır. Tarih yazımları ile ilgili uygulamalar öylesine uç noktalara varabilmiştir ki; “Her Bakımdan Türk Olan Kürtler: Tarih Bakımından Kürtlerin Türklüğü,” ve “Dağıstan-Aras-Dicle-Altay ve Türkistan Türk Boylarından Kürtler / Ankara 1984” adlarıyla bilimsel çalışmalar(!) yapılabilmiştir. Üstelik bu çalışmaları yapan Fahrettin Kırzıoğlu, Kürtlerle yetinmemiş Lazları ve Hemşinlileri de Türk göstermiştir.

Peki, Türk ve diğer halklardan Müslümanlar, dindarlar bu konuda nasıl bir tutum aldılar. Bu konular ne zaman tartışılsa İslami kesimlerce ilk yapılan aşağıdaki ayete göndermede bulunmaktır:
 “Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. [Hucurat 13]” (Çev. Ali Bulaç ) [2]

Ayeti yorumlayanlar İslam’ın farklı halklar, kavimler, etnik gruplar arasında ayrım yapmadığı konusunda genellikle mutabık görünüyorlar. Ancak bu ayrım yapmama meselesi; “etnik kimliğin bir önemi yoktur, önemli olan Müslüman olmaktır” biçimini almaktadır. Bu anlayış halkların dilsel ve kültürel haklarına ilgisizlik hatta bu mücadelelere mesafeli yaklaşmalarına neden olmaktadır. Halkların dilsel ve kültürel hakları savunulmadıkça pratikte Türk milliyetçiliğinin yaptığı gibi Müslümanların kardeşliği ve eşitliği, Türk olmakta eşitlenmek haline dönüşmektedir. Bunun sonucu da haliyle giderek Türkleşen bir Müslüman nüfus olmaktadır.

İnsanların sadece dinsel kimlikleri yok. Tamam, hepimiz Müslüman’ız da, hangi dilde konuşacağız? Hangi dilde eğitim alacağız? Hangi dilde şarkı söyleyeceğiz? Hangi gelenekleri yaşatacağız? Hangi yaşam biçimini sürdüreceğiz? “Biz Müslüman’ız, önemli olan bu” dedikçe Türkleşiyoruz farkında bile olmadan.

Mimar Sinan Üniversitesinin 1927-1965 yılları arasında yapılan nüfus sayımlarına dayanarak hazırladığı rapor bu gerçeği apaçık ortaya koymaktadır. Rapora göre:

“Arapça, Kürtçe ve Türkçe konuşan nüfuslar lineer artış gösterirken (tahmin edilebileceği gibi Türkçe çok daha büyük bir ivmeyle artmaktadır.) geri kalan ana dillerde açık bir azalma tespit edilmiştir. Bazı diller açısından bu azalma bir dış göç dalgası ile açıklanabilirken, bazılarında mevcut dilin yerini Türkçe’ye bırakmış olması ihtimali kuvvetlidir( İlgili dilin ana dil olarak oranı düşerken ikinci dil olarak artması veya sabit kalması, büyük oranda buna işaret sayılmıştır).”[3]

Türk olmayan Müslüman halklar Müslümanlıklarını koruma, Müslüman kimliklerine göre tercihler yapma refleksleri ile etnik kimliklerinden ve dillerinden olmaya başlamışlardır. Bu durum özellikle kimliğini koruma refleksiyle ve kimliğinden dolayı uğradığı baskılar nedeniyle Balkanlardan ve Kafkaslardan gelen halklar açısından trajiktir. Çünkü bu halklar adeta yağmurdan kaçarken doluya tutulmuşlardır. Müslüman kimliklerini korumak için göç etmişler ancak bunun bedeli bu halkların büyük bölümünün dillerinden ve tarihlerinden uzaklaşmaları ve Türkleşmeleri olmuştur.

Türkiye’de yaşayan Müslüman halklar dinlerinin, dil, tarih ve kültürlerinin yok edilmesinin bir aracı olarak kullanılmasına daha ne kadar izin verecekler? Müslüman olmanın zorunlu olarak Türkleşmek anlamına gelmeyeceğini ne zaman anlayacaklar?

Mahir Özkan














[3] Türkiye’nin Etnik Coğrafyası, MSGSÜ Bilimsel Araştırma Projeleri, Proje Yürütücüsü: Şükrü Aslan, Araştırmacılar: Murat Arpacı, Öykü Gürpınar, Sibel Yardımcı. s. 189

100 Yıl Önce 100 Yıl Sonra: Değişenler, Değişmeyenler



Hemşinlilerin tarihine ilişkin kaynakları araştırırken karşılaştığım isimlerden biri olan Nikolay Marr’ın Lazistan seyahati notları, ‘Lazistan’a Yolculuk’ adıyla Aras Yayıncılık tarafından yayınlandı. Bu önemli eserin yayınlanmış olması benim için ayrı bir mutluluk oldu. Marr’ın seyahat notlarında Hemşinlilere ilişkin ufak tefek de olsa bilgiler olduğu, birçok makalede belirtiliyordu. Hemşin tarihi çalışmalarında en küçük bilgi kırıntılarına bile ihtiyaç duyduğumuz için bu eseri incelemem gerektiğine karar vermiştim. Türkçe’de olmayan bu esere nasıl ulaşacağımı düşünürken eserin kendisi ile karşılaşmak apayrı bir mutluluk oldu. Bunun için eseri Türkçe’ye kazandıran Aras Yayınları’na ve çevirmen Yulva Muhurcişi’ye şimdiden teşekkürlerimi sunuyorum.

Nikolay Marr kimdir?

Nikolay Marr, Karadeniz ve Kafkasya halklarının dil, tarih ve kültürleri üzerine çalışmalar yapan araştırmacıların yabancısı olmadığı bir isim. 1864 Gürcistan doğumlu olan Marr, İskoç bir baba ve Gürcü bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş, eğitimini ise St. Petersburg Devlet Üniversitesi’nde tamamlamış çok yönlü bir bilim insanı. Armenoloji, Kartveloloji, Farsoloji ve klasik filoloji uzmanı olan Marr, bir dönem Sovyet devleti tarafından da desteklenen ancak 1950’ lerde bizzat Stalin tarafından eleştirilen ‘Yeni Dil Öğretisi’ adlı kuramın sahibi.
Marr’ın çalışmalarının önemli bir bölümü Armenoloji alanındadır. 1915-1916 yıllarında Hovsep Orbeli’yle birlikte Van’da Urartulara ait çiviyazılarını araştırdı. Ani, Şiragavank, Dvin, Zvarnots ve Garni’de kazılar gerçekleştirdi. Özellikle Ani kazıları Ermeni kültürü açısından eşsiz değere sahip sonuçlar ortaya çıkardı. Marr’ın çalışmaları Ortaçağ Ermeni tarihinin aydınlatılmasını sağlamaya yardımcı olmakla kalmadı, Ermenistan’da akademinin temellerinin atılmasına da büyük katkıda bulundu. Ermeni Edebiyatı alanında da çalışan Marr’ın 1903’te yayınlanan ‘Eski Ermeni Dili Grameri: Etimoloji’ ve 1934’te yayınlanan ‘Ani: Edebi Kaynaklara ve Kadim Kentte Yürütülen Kazılara Göre Şehrin Bir Tarihi’ önemli eserleri arasında sayılabilirler.

Kafkas dilleri uzmanı diyebileceğimiz Marr, Laz dili üzerine de çalışmalar yapmıştır. Laz dili üzerine çalışmaları kapsamında Lazistan’a bir seyahat gerçekleştirmiş ve bu seyahat sonucunda 1910 yılında ‘Sözlüklü Çan (Laz ) Dili Grameri’ adlı eserini yayınlamıştır. Laz dili üzerine veri toplamak için çıktığı seyahatin notlarını ise İmparatorluk Bilimler Akademisi Bülteni’nin 1910 yılında yayınlanan 7. ve 8. sayılarında ‘Türkiye Lazistanı’na Yolculuk’ başlığıyla yayınlamıştır. Notlar, Marr’ın rotasını ve yolculuk sırasında karşılaştıklarını anlattığı ‘Yolculuk’, Laz yerleşim yerlerini ve coğrafyasını tanıttığı ‘Bölge’ ile Laz dili, kültürü ve halkların yaşamlarına ilişkin bilgiler verdiği ‘Nüfus ve Yaşam’ adlı üç bölümden oluşuyor. Kitapta Nikolay Marr’ın Ani kazılarına ilişkin de küçük bir ek bölüm bulunuyor.

 Herkes “Hain” Herkes “Ajan”

Kitabın ilk bölümünde karşılaştığı zorluklardan söz ediyor Marr. Üzerinde en çok durduğu zorluk, doğal ve lojistik zorluklar değil maalesef. Bazen fotoğraf çekmekte, soru sormakta zorlanıyorlar, kendileri sorgulandığı için. “Her türlü sorumuz yanlış yorumlanıyor, çektiğimiz her fotoğraf şüphe uyandırıyordu”(s.58). Şüphelerin ne yönde olduğuna ilişkin yazılanları okuyunca bazı şeylerin hiç değişmediği duygusuna kapılıyor insan. “Savaş için topografik planlar hazırlamak üzere buraya geldiğimizden ve tebdili kıyafet dolaşan askeri casuslar olduğumuzdan şüphelendiler… bize inanmadıklarını söylediler ve tehditkar bir şekilde ne zaman çekip gideceğimizi sordular. Tihonov’un (yardımcısı) Rus değil Yahudi olduğu yönünde sataşmalarda bulundular.”(s.33) Şüphelerin ortadan kalkması için tüm çalışmalarını herkesin gözü önünde yapmasının da şüpheleri gidermeye yetmediğini de ekliyor Marr. Maalesef buna benzer şeyleri bugün de yaşıyoruz. Geçtiğimiz yıllarda Hemşin dili ve kültürü üzerine çalışmalar yapan Türkolog Lusine Sahakyan bölgeyi ziyaret etmiş, bu gezisinin sonucunda bir Hemşin belgeseli ve Hemşin yer adlarına dair bir kitap yayınlamıştı. Bu yayınlardan sonra kendisine ve bölgede ona yardımcı olan kişilere yönelik sosyal medyada ve çeşitli platformlarda 100 yıl öncesine benzer suçlamalarla karşılaşmıştık.

En Temiz Lazca’yı Kadınlar Konuşuyor

100 yıldır değişmeyen başka bazı şeylerin ipuçlarını da veriyor kitap. En temiz Lazca’yı kadınların konuştuğunu belirtiyor Marr. Bugün de kadınlar dilin gelecek kuşaklara taşınmasını sağlıyorlar. Ancak günümüz koşullarında artık sadece sözlü olarak dili taşımanın çok zor olduğunu ve çok daha hızlı bir şekilde yitirildiğini de unutmamak gerekiyor. Laz dilinin yitirilmesine neden olan unsurlar arasında bugün de geçerli olan başka bir olgu da büyük şehirlere ve liman şehirlerine doğru yaşanan göç sayılıyor. Dilin unutulmasına ilişkin baskıların daha çok Cumhuriyet dönemi ile ilişkilendirildiği günümüzde aslında diller üzerindeki baskıların daha önceki dönemlerden başladığını gösteren bilgiler veriyor Marr. “Hopa’da Laz alfabesini oluşturmaya çalıştığı için Abdülhamit rejiminin baskısından hayli muzdarip olmuş Faik Efendi ile tanıştım. Hapse gönderilmiş, evi aranmış ve tüm çalışmaları, kitapları yakılmış.”(s.102) Türkiye’deki Müslüman azınlıkların asimilasyonunda en önemli araçlardan biri de din olmuştur. Bugün de insanlar Müslüman ortak paydası üzerinden Türkleştirme politikalarına maruz bırakılıyorlar. Dinin o günlerde de benzer bir işlev gördüğünü şu satırlardan takip edebiliyoruz: “Lazların ulusal kazanımlarını her şeyden çok İslam yok ediyor. Ulemalar Lazları, yeryüzünde sadece 300 yıllık bir geçmişe sahip olduklarına inandırmayı başarmış. Dahası Lazlar, Lazistan sınırları içindeki Hıristiyan yapılarının da Megrellere ait olduklarına inanmaktalar. Lazistan’da mollaların çokluğu göze çarpanlar arasında. Lazlar da mollaların sayısındaki artışın farkında. Rusya’ya (Kafkasya’nın batısına) ve Türkiye’nin diğer bölgelerine gönderilecek mollalar Lazistan’da yetiştiriliyor.”(104)

Lazların kendi dillerine ilişkin tutumlarının da dilin kaybedilmesinde önemli etkenlerden biri olduğunu belirtmek gerekir. 100 yıl önce de bugün olduğu gibi halkın belli bir kesiminde kendi dillerine ilişkin tutumun maalesef olumsuz olduğu anlaşılıyor. Eğitim ve kentleşme ile birlikte anadili geriliğe ve köylülüğe ait bir unsur gibi algılama eğilimi o dönemlerde de varmış. Ay adlarını sorduğu bir Laz’ın, Lazca cevap vermemesi üzerine ona Lazca ay adlarını saymaya başlayan Marr’a söylediği şu sözler durumu anlatıyor aslında: “Eh, bunlar çok eskide kaldı. Bunları sadece kadınlar bilir!”
Kitapta ortaya konan yaşamın bugünlerden farklı bir yanı var. Bugünkü ile kıyaslanamayacak renklilikte bir günlük yaşam. Lazistan’ın küçücük bir kasabasında anadilleri ve Türkçe’nin yanısıra pastacılık yaptığı Rusya’da öğrendiği Rusçayı konuşan Hemşinli ve Lazlar, Gürcüler, Rumlar, Ermeniler, Kürtler ve Çingenelere rastlamak mümkün. Bugün maalesef bu dillerin bir kısmı hiç duyulmaz olmuş bir kısmının ise sesi çok fena kısılmış durumda.

Hiç Umut Yok mu?


Aslında bütün bunlara rağmen umut elbette var. Birçok şekilde anlatılabilir neden umutlu olmamız gerektiği. Ama ben sadece kitabın çevirmeninin ismine dikkat çekmeyi tercih ediyorum: İstanbul Üniversitesi Rus Dili ve Edebiyatı Araştırma görevlisi Yulva Muhurcişi. Resmen anadili Lazca ad ve soy ad kullanan genç bir akademisyen.